Die Linke, Berlin seçimlerinde yüzde 25,7 oy alarak birinci parti oldu. Bu sonuç, partinin konut, kiralar ve sosyal politika gibi konularda seçmenden önemli bir destek aldığını gösteriyor.
Ama seçimden önce ve sonra bazı medya yorumlarına bakıldığında, insan ister istemez başka bir soru soruyor:
Solun adına bile neden bu kadar tahammülsüzlük var?
Sağcı Nius portalında, Die Linke’nin Berlin yönetimine gelmesi halinde başkente “Yahudi düşmanlığı, antikapitalizm ve özgürlük düşmanlığının” geleceği, hatta Berlin’in bir “hilafete” dönüşebileceği ileri sürüldü.
Seçim sonrasında da tartışma bununla sınırlı kalmadı.
Junge Welt’in derlediği yorumlarda Die Linke’nin seçim başarısı Hamas, İslamcılık, Rusya, DDR ve Berlin Duvarı gibi birbirinden farklı başlıklarla ilişkilendirildi.
Springer yöneticisi Ulf Poschardt ise daha da ileri giderek, Die Linke’nin Berlin’de iktidara gelmesini “Hamas’ın Berlin’de yönetime gelmesi” ve “1949’un geri dönmesi” gibi ifadelerle yorumladı.
İşte tam burada insanın aklına ironik bir soru geliyor:
“İnsan, vay be Hitler de solcuymuş diye düşünmek zorunda kalıyor.”
Burada elbette önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Antisemitizm nereden gelirse gelsin ciddiye alınmalıdır.
Fakat bir siyasi partinin belirli politikalarını eleştirmek başka, onun seçim başarısını birbirinden farklı korku başlıklarını bir araya getirerek açıklamaya çalışmak başka bir şey.
Peki aynı ölçü AfD için de geçerli mi?
İşte burada tartışmanın ikinci tarafı ortaya çıkıyor.
Sachsen-Anhalt’ta AfD’nin adayı Ulrich Siegmund’un “remigration” politikasını savunma sanayisiyle ilişkilendiren açıklamaları yer alıyor. “Remigration” kavramının aşırı sağ bağlamda göçmenlerin ülkeyi terk etmeye zorlanmasıyla ilişkilendirildiği biliniyor. Buna rağmen, AfD’nin bu söylemleri kamu tartışmalarında aynı yoğunluk ve süreklilikle ele alınıyor mu sorusu gündeme geliyor.