Bugün Tagesschau, ARD-DeutschlandTrend anketini "AfD'ye destek artıyor" başlığıyla duyurdu. Aynı ankette hükümetin çalışmalarından memnun olanların oranı yalnızca yüzde 13–14 seviyesinde. Ardından yine tanıdık yorumlar geliyor: "Başbakan sevilmiyor", "Başbakanın performansı dibe vurdu."
Oysa mesele yalnızca başbakanın kişiliği ya da iletişim becerisi değil. Sorun çok daha derinde.
1990'lı yıllara kadar yeni bir yasa hazırlanırken çalışanlar da dikkate alınırdı. Bunun önemli nedenlerinden biri, o yıla kadar dünyada iki farklı sistemin varlığıydı: kapitalizm ve sosyalizm. Bu rekabet, iktidarları emekçilerin taleplerini tamamen görmezden gelmekten alıkoyuyordu.
Bugün ise tablo değişti. Rakip sistem ortadan kalktı; geriye tek bir ekonomik anlayış kaldı. Böyle olunca büyük şirketlerin talepleri çoğu zaman neredeyse "kopyala-yapıştır" yöntemiyle yasalara dönüşüyor. Sendikal hareketin, çalışanların tepkisini örgütlemek yerine çoğu zaman "itfaiyeci" rolü üstlenmesi de hükümetlerin bu politikaları daha rahat hayata geçirmesine zemin hazırlıyor.
Peki böyle bir ortamda, büyük sermaye çevreleri dışında kim hükümetten memnun olabilir? Çalışanların, emeklilerin, dar gelirlilerin taleplerini yeterince dikkate almayan bir başbakanın sevilmesini beklemek ne kadar gerçekçi?
Üstelik bu yalnızca bugünün sorunu da değil. Eğer Merkel ve ardından Scholz dönemlerinde toplumun geniş kesimleri gerçekten memnun olsaydı, AfD bugün bu kadar güç kazanabilir miydi?
Angela Merkel'in, AfD'li Björn Höcke'yi küçük bir çocuk olarak elinden tutup yürüttüğü o meşhur karikatürde, bir vatandaşın söylediği tek cümle hâlâ akıllarda: "Bayağı da büyümüş." O karikatür, AfD'nin bir anda ortaya çıkmadığını; yıllar içinde izlenen politikaların büyüttüğü bir sonuç olduğunu anlatıyordu.