New York Times, 28 Ağustos'ta Cumhuriyetçiler ve Demokratlar için federal düzeyde en fazla bağış yapan 20 kişiyi açıklamış ve toplam bağış miktarını 1,2 milyar dolar olarak duyurmuştu. Gazete, pazar günü listeyi güncelledi. Ekim ayı ortasına kadar yapılan bağışların toplamı iki milyar dolara yükseldi.
Gazeteye göre bu miktar, en az 2018'den bu yana düzenlenen en pahalı ara seçimlere işaret ediyor. İki milyar dolar, seçim kampanyaları için yapılan toplam harcamaların yaklaşık yüzde 15'ini oluşturuyor.
Junge Welt’te yayınlanan yoruma göre, en büyük bağışçıların başında, Cumhuriyetçilere tek başına 445,6 milyon dolar veren Elon Musk geliyor. Demokratların en büyük destekçileri arasında ise George Soros ve oğlu toplam 103,4 milyon dolarla, Michael Bloomberg de 84,8 milyon dolarla yer alıyor.
New York Times, bağışlardaki bu büyük artışı Cumhuriyetçilerin karşı karşıya olduğu siyasi baskıyla açıklıyor. Özellikle halk arasında tepki gören İran savaşı ve yükselen hayat pahalılığı, Trump yönetimine yönelik hoşnutsuzluğu artırıyor. Cumhuriyetçiler ise teknoloji milyarderleri ve diğer büyük sermaye sahiplerinden aldıkları mali destekle bu siyasi kaybı telafi etmeye çalışıyor.
Ekonomi alanında Nobel ödülü sahibi Paul Krugman da Pazartesi günü kendi blogunda bu tabloyu değerlendirdi. Yazısına oldukça çarpıcı iki soruyla başladı: “Oligarşi seçimlere giriyor. Bir avuç milyarder seçimleri satın alabilir mi?”
Krugman'ın yanıtı dolaylı olarak evet. Ona göre aşırı zenginlerin siyasetteki muazzam gücü, servetin giderek daha az sayıda insanın elinde toplanmasından kaynaklanıyor. Üstelik servet yoğunlaşması, birkaç on yıl öncesine kıyasla on kattan fazla artmış durumda.
Krugman, bunun yeni bir sorun olmadığını hatırlatıyor. Eski ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın 1913 yılında yaptığı şu uyarıyı aktarıyor:
“Bu ülkede ABD hükümetini kendi mülkiyetine geçirebilecek kadar güçlü insanlar varsa, bunu kesinlikle yapacaklardır.”
Krugman'a göre bugün de böyle insanlar var. Bu seçim günü, onların amaçlarına ulaşıp ulaşamayacaklarını gösterecek.
Ancak Junge Welt’teki yorumun yazarı, asıl meselenin çoktan ortaya çıktığını savunuyor. Elon Musk, Soros ve Bloomberg gibi milyarderler açısından Beyaz Saray'da kimin oturduğunun fazla önemi yok. Önemli olan, servet sahiplerinin çıkarlarını güvence altına alan ekonomik ve siyasi düzenin devam etmesi.
Yazar bu noktada, İngiliz yazar Thomas Hamilton'ın 1833 yılında ABD üzerine yazdığı bir kitaptan şu cümleyi hatırlatıyor:
“Büyük halk yığını, mülk sahiplerine ve para zenginliğine karşı zafer kazanmıştır.”
Karl Marx ise on yıl sonra bu ifadeyi sorgulamıştı: “Mülksüz olanlar, mülk sahipleri için yasa koyucu hâline geldiyse özel mülkiyet düşünsel olarak ortadan kaldırılmış olmuyor mu?”
Marx'ın yanıtı ise şöyleydi: Devletin özel mülkiyeti düşünsel olarak ortadan kaldırması, onun gerçekten ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine devlet, özel mülkiyeti kendi varlığının temeli hâline getirir.
Yorum yazarı da bu düşünceden hareketle şu sonuca varıyor: Seçimlerin yüzde 0,00001'lik bir kesim tarafından parayla yönlendirildiği böyle bir düzende devlet, giderek zenginlerin diktatörlüğünün tuhaf bir biçimine dönüşüyor.